19 Aralık 2014 Cuma

YO!ga

Ben yoga yapıyorum... bazen, ihtiyaç duyduğumda. Nasıl yapılması gerektiğine dair bir iki eğitimciden ders almıştım. Şimdi boynumda fıtıklar  var ve sırtımda  omurgamdaki eğrilikten ve hayatın beni bükmesinden dolayı çok ağrı var. Yoga iyi geliyor. Kendimce kendi kendime yapıyorum. Ama "yoga"ya gıcık oluyorum.
Yoga sistemin yarattığı deliklere, deşiklere, tahribata ilaç gibi kullanılıyor. Doğu  insanlığının kendince bulduğu yoga-meditasyon vs gibi yöntemler batı insafsızlığınca patent altına alınıp kendi boktan sistemlerinin insanda yarattığı tahribatı gidermek çin yama olarak kullanılıyor. Ve bu insaflı şeyler meta haline getirilip bildiğin pazarlanıyor. İnsanlarda manevi ne kalmışsa pazara çıkıyor.
Bundan kelli sinir oluyorum yoga denilen bugün uygulandığı biçimiyle bu safsataya.

İstanbul'da bi alışveriş merkezinde ( açık havalı olan AVMlerden  adı da meydan avm)  dolaşıyordum. Bi stand vardı. Amcanın biri giymiş gocuğunu meditasyon falan dedi. Ayaküstü meditasyon yaptırcak AVM de, benim gibi aklı-başı dolu savruk tiplere.  Yok-mok dicektim ama direk olaya girdi amca ( amca diyorum ama aslında ben de teyzeyim, itiraf edeyim ). sağ elini kalbine koy dedi. Solu sağı karıştıran cinstenim ben ve sol elimi kalbime koydum. Hemen atarlandı amca, sağ olacak diye diretti. ıscacık cebimden çıkardım sağ elimi kalbime koydum. " kendimi ve herkesi seviyorum, kendimi affediyorum, herkesi affediyorum " dedirtti 5 kere . Sonra elimi ( sağ olanını gene) ,  kafamın üstüne koydurdu elin sıcakmı soğukmu dedi. Sıcaktı elim tabi, montumun sıcacık cebinden çıkmıştı 1 dakka önce. Dedi 5 kere daha de! kendimi, herkesi affediyorum, dedim. Sora el ısısını sordu ... neysem 5. tekrardan sonra doğal olrak soğuk havanın ve elimdeki kan dolaşımının azalması ( elim kafamın tepesinde duruyor) nedenli elim buz kesti. Heh dedi amca Bak palavra atmıyoruz, bak ben de inanmazdım falan dedi.  Aydınlanmışım o an ,  amca öyle dedi. Neyse broşür verdi, ara bizi gel dedi . Şimdi broşür elimde ve web sitelerine girdim. İnanılmaz bi site. Meta haline getirmenin de bi kuralı olsa keşke bu yoga, meditasyon denilen müesseseyi.  Rezalet.  Çeşitli diyetler, astrolojik uydurmalar. Einstein bilem var sitede. Nedense hep insanoğlu diye başlıyor cümleler amma hep kadınları çevirdiydi bu amca?

Bilimsel ispatlar kısmı da şahane!

Stresle başetme yöntemleri , kilo verme yöntemleri yok yok yani...Aydınlanmayan ne olsun?

Bu arada ben meditasyon yoga denilen naneden çok hoşlanıyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu aralar 20 sene önce tanıştığım "krishnamurti" nin felsefe kitaplarına dönüp bakıyorum.  Hayatı, kendini  değiştirmeye istekli her kim var ise krishnamurti nin sorularını düşünmesi gerekli gibi geliyo bana...

http://en.wikipedia.org/wiki/Jiddu_Krishnamurti


Hernevi otorite red edilmeden bi cacık olmucak bu dünyada. Olan cacıklarda da insanlık* denilen şey kıyılmış hıyar olacak. Cacığı da otorite hüpletecek.

*insanlık lafı da çok sorunlu ama anlayın siz onu...

11 Aralık 2014 Perşembe

ilk-okul seçimi

Siz siz olun bu meseleyi benim gibi yapmayın. Aman iş ailede biter deyip gönlünüzü rahat tutup sonra da vah tüh yapıp, paranızla çocuğu mağdur etmeyin.


Şöyle bir şeyler var, katılıyorum burda yazılanlara:  http://www.dogruokul.com/makaleler/detay/ozel-ilkogretim-okulu-secimi-ile-ilgili-tavsiyeler/103


Ben de kısmen bu bakışla bir okul seçtim ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Benim hesaplar tutmaz zaten hiç. Okullara güvenmiyorum, memleketin eğitimcilerine de güvenmiyorum ( memleketin neyine güveniyorum ki?). Zaten hayatıma güzellik katan da bi eğitimciye yolum pek düşmedi. Bi şekil iş güç sahibi oldum, iyi üniversitelerde falan okudum ama, çocuğum için aradığım zaten bu değil. Eğitim sistemi hakikaten çok ama çok kötü. İnsan içine düşünce anlıyor. Ders materyali diye sunulan metinler falan öyle iğrenç ki... Cinsiyetçi, militer vs... gerçekten öyle, abartmıyorum. Ayrıca çok özensiz. Harfler bir yerde harf başka, öbür yerde başka gösteriliyor. Çocuklar andımız okuyor, önlük giyiyor diye cümleler var. İlkokul 1. sınıf çocuğu oğlum tabi dumur oluyor. Önlük, andımız ne demek diye...

Galiba Pink Floyd tamamen haklı "WE Don't need no education"



30 Kasım 2014 Pazar

Miro ve hayatın anlamı

Çocuğumu Miro'nun sabancı müzesindeki sergisine götürdüm. Zorla resimden keyif almasını sağlamaya çalışıyorum. Sevmiyo çocuk, resim yapmayı. Düşleri mekanik çocuğumun. Her düşüncesinde, rüyasında bir anlam, ve işler bir mekanizma var. Bu nedenle mi bilmiyorum, kendi yaptığı resimleri gerçek olandan farklı olduğu için sevmiyor. Yaptıktan sonra resimlerini hor görüyor bu nedenle bir süredir resim yapmıyor.

Ona Picasso dan bahsettim birlikte resimlerine baktık. "Mükemmel" resiminin en keyif alarak yaptığı resimler olduğunu ve resim yapmayı öğrendiğinde gözlemlenen formdan nasıl uzaklaştığını ve bu şekilde asıl keyfi aldığını falan anlattım. ( Elbet uyduruyorum kendimce, teorimin sanat camiasında bi yeri yok. Amma ve lakin oğlum gerçeği yakalama peşinde ve ... umutsuz)  İkna oldu ve resim yapmaya yeniden başladı.

Neyse Miro'ya gittik ve çok iyi ettik. Ben çok sevdim de oğlan da sevdi. Öncelikle resimlerle değil de resimlerin yanına iliştirilen kutucuklardaki yazıları okumaya girişti. Resimlere de şöyle bir baktı. Seramik ve heykellerle baya bi ilgilendi ve sonra odacıklarda Mironun eserlerin yaparken çekilen videolarını izledi oldukça uzun süre. Sonra eve gidip Miro gibi çalışmaya koyulduk.

Diyeceğim o ki ne olursa olsun çocuğun ilgilenmior deyip sanata sırtınızı dönmemeli. Böylesi keyifli-yaratıcı ortamlar çocuğun  kendini keşfetmesi için bi araç olabilir.

Elbet çok üstüne de gitmeyeceğim çocuğumun. Ama Ona hemen de mekaniye, mantığa, matematiğe eyilimli diye  etiketlemiyeceğim diye kendimce söylenip duruyorum.

Müzeden Miro'ya ilişkin bi çocuk kitabı aldık. Evde okuduk. Orda Miro önce muhasebeciymiş ama sevmemiş bu işi ve resim yapmaya koyulmuş. Bunu anlatırken "İnsan sevmediği işi yaparken mutlu olabilir mi " gibi bi cümle vardı kitapta. Miro, herşeyi bırakıp sanata koyulmuş.

Şimdi çocuğa açıkla bakalım. Başarı, sevmek- arzulamak istemediğini red edip arzunun peşine düşmek hem de öz mü ÖZ Türkiye gibi güzide bi memlekette!

Peki ebebeyn olarak ben  nasıl bi örneğim?

Hadi ben durumu kavradım, kendi yağımla kavruldum da çocuğa nasıl bi yaklaşım sunacağım?

İşte herkes gibi sunacağım kendince bir şey. Sanırım ebebeyn olarak çocuğun önüne engel olarak çıkmamak gerek. Onun dışında birşey yapmak gereksiz belki? Çocuğun önüne istemediği seçenekleri sunup ısrarcı olmak da ayrı sorunlar yaratır fikrindeyim. O kurstan bu kusrsa çocuğunu sürükleyen, benim imkanım olmadı evladımın olsun diye debelenen ana-babalar da iyi yapmıyorlar kanaatindeyim. Ama emin de olamıyorum.
Üfff....

Bir nefes sıhhat gibi, çocuklara sunulacak en lazım şey nefes...Ama önce kendi nefes almalı insan, ki çocuk nefes görsün deee...

Neyse oğlan resim yapmaya başladı yeniden. Bunun için mutluyum.




8 Ekim 2014 Çarşamba

Garson ve Bay Gafil

Serin bir sonbahar gününde güneş batmak üzeredir.  Bay Gafilin karnı acıkmış, içi şişmiştir.   Bir an önce içindekileri boşaltıp yerine leziz yiyecekler koyma ihtiyacı içerisindedir. 

Bay Gafil, müdavimi olduğu restoranının kapısından büyük bir sabırsızlıkla gider. Kapıdaki Garson,  bay Gafili   büyük memnuniyet hali takınarak karşılar, pencere kenarında bir masaya oturtur. Garson  masayı bir güzel donatır. Rakıyı bardaklara servis eder ve Bay Gafil'e seslenir:

Garson: Bugün ne alırsınız bay Gafil? 
Bay Gafil: Bugün Kobane alayım.
Garson: Yanına ?
Bay Gafil: biraz yetmez ama evet, biraz Gezi parkı alayım.
Garson: Hay hay efendim.

Garson Bay Gafil'in karşısına otutur ve Kadeh kaldırır.
Garson: Oooo Abicim haydi camiye mi geldik?

Bay Gafil Kadehini kaldırır. Kadehler tokuşturulur.

Garson: Ya abicim Kobane için ne diyorsun?
Bay Gafil:Aman Kobane düşecek diyorlar. Bağdat düştüğünde düşmedi mi Tüm Ortadoğu? O zaman Amerikan askerlerini çiçeklerle karşılayan kart-kurtlar, şimdi yine Amerika'nın  besleyip büyüttüğü IŞİD ile; halkımızın mallarını,  bindiği belediye otobüslerini, Atatürk heykellerini yakarak savaştığını sanıyo da bunlar tezgah hep işte.

Garson: Tezgah ne tezgahı?
Bay Gafil: Dokuma tezgahı, Amerikayla dokunacak üstlerine kıyafetler. Otobüs, ambulans yakıyor bunlar. Okul bile yakıyorlar.
Garson : Abi biraz Gezi alırmısın?
Bay Gafil: Bu kart-kurtlar Gezi direnişine  APO " Gezi  Darbe girişimidir" deyince yan çizip, İŞİD-çi  RTE'ye koltuk değnekliği oldular zaten.

Garson kadehini kaldırır.
Garson: Haydi abicim!

Bay Gafil rakıdan oldukça etkilenmiş, kelimeleri ağır aksak çıkarabilmektedir. Kadehini kaldırır.

Bay Gafil: Yetmezzzz  ammma evet kardeşim benim, içelim.  Bu Orrr....Ço...ları yüzünden küfürbaz oldum ben be.

Bay Gafil'in telefonu çalar. Bay Gafil  kısık sesle telefonla görüşür. 

Bay Gafil: Hanım arıyor, benim kalkmam lazım. Hesabı alsam?

Garson ayağa kalkar ve kasaya doğru gider.
Bir süre sonra Garson elinde adisyon ve hesapla geri gelir.

Bay Gafil: Ne vereceğim?
Garson: Toplam 800 TL efendim.

Bay Gafil Adisyonu ister. 
Garson uzatır.

Bay Gafil Adisyonu kontrol eder:

Adisyonda "14 kişi için 20 metre kefen bezi: 20*40TL = 800 TL "
yazmaktadır.

Bay Gafil: Çok yemişiz bugün dee bezin metresi çok pahalı ?

Garson: Kobaneden geliyor bezler efendim. Elimizde kalan son kalan bezler bunlar. Gerisi yok. 

Bay Gafil: Eee bundan sonra ne yapacaksınız?

Garson: Sizin dokuduklarınızı kullanacağız. 


*Demokrat olduğu yanılsamasıyla kobene üzerine çok derin düşüncelerini savuran insanlara katlanmak zorunda iken bu zırvalığı yazmıştım. O sırada ölü sayısı 14 idi. 
Kobane için memlekette olan isyanın sonucunda:

"

İHD'den Kobani Eylemleri Raporu: 46 Kişi Öldü, 682 Kişi Yaralandı, 323 Kişi Tutuklandı"




Sonra hayat  saçma bir umursamazlıkla akmaya devam etti. Hayatın çeşitli yerlerinden kanlar akıyor... 


22 Eylül 2014 Pazartesi

ilk-okul dersimiz

Çocuk ilkokula başladı. Çok da heves ederek başladı okula. Hatta ilk günden okulun kapısından beni yollamaya ve  sen gelme ben hallederim gibi cümleler kurarak başladı. Çok hevesli okumaya ve yazmaya. Biraz farklı bir çocuk, her çocuk gibi öbürlerine benzemeyen yanları var. Pırıl pırıl lök gibi algıya açık ve öğrenmeye istekli bir zihin kendisi. Oldukça hareketli bir çocuk. Her söylenilen sözün, isteğin, emrin nedenini anlamak ister. İşte en büyük "hatası" da bu. İkna olmadan bir şeyi yapmaz. İkna olduğunda ise mutlak yapar. Kurallara gerçekten uyar. Diş fırçalamadan uyuyamaz örneğin. İknadır çünkü o dişler fırçalanacak. Unuttum bir de yaşıtlarından ayırdedilebilir derecede harakeli. Bu nedenle cimnastik gibi derslere gitti üşenmeden 4 yaşından beri. Üşenmez böyle şeylere.

Neyse çocuğu devlet okulundan hallice, tamgün ve etüdlü kendi halinde bi özel okula yazdırdım. Gayet de mutlu mesut gidiyoruz okula. Lakin anaokulunda hiç yapmadığı şey, eşya unuttu iki gün. Bir an önce okuldan çıkmak istiyor. Anaokulunda hiç ödev yap demediğim, kendi haldır haldır çiziklerini çizen çocuk, ödev deyince yok ödev falan  boşver diyor. Nasıldı okul değince aman boşevr niye hep okul soruyon diyor. Neyse diyorum sorunsuz, heyecanla gidiyor her sabah.

İlk okulda bir hafta henüz bitmişti

Cuma günü okul bitişi öğretmenine gülümsedim. Bi veliye ödev anlatıyor. Sanki bütün veliler ordaymış gibi uzun uzun anlatıyor. Ben de dinleyeyim diye yanına yanaştım. KAdın şöyle ters ters baktı bana. Yılların öğretmeni belliki. Ödevleri anlattı sonra kim için geldiğimi sordu. O fena çocuğun annesi olmama çok şaşırdı. Şöyle bi baştan sona süzdü beni. Belli tıfıl buldu beni de başladı içindekini üstüme boca etmeye:

Aman efendim ne fena bir çocukmuş?: Daha kalem tutmayı bilmiyor, boyama falan yapamıyormuş. Nasıl çizgi çizermiş. Zaten de hiç çizmiyormuş. Hiç bir eşyasını toplamıyor, beslenme diye koyduğum üzümleri yerlere saçıyor, sonra yıkayıp önüne koyunca gene yere atıyormuş. Asla boyama yapamıyor bi çizgi çizemiyormuş. Anaokuluna nereye göndermişiz? KEndi çalıştığı kurumun anaokulundan değilde başka anaokulundan geldiğinin farkında örtmenimiz başladı bizim anaokuluna söylenmeye buranın anaokulundan gelenler süper boyamalar yapıyor ve süper çiziktiriyormuş. Herşeyleri dörtdörtlükmüş. Ama başka anaokulundan gelen  benim oğlan en fena ve becerisiz, oğlumun en sevdiği arkadaşı becerisiz de olsa yapmaya çalışıyormuş. 

Tabi ben şok yaşadım. oğlanın 2.5 yaşından beri kreşe gittiğini boyamaları o yaşlarda yaptığı  , anaokulunda çok çiziktirdiği için sıkılmış olabileceğini ve buna tepki olarak bu şekilde davranmış olabileceğini söylemeye çalışırken, örtmen lafları tıktı ağzıma . Aman efendim ne biçim anaokuluna göndermişiz boyama bile yaptırmamışlar ... ve aynen şu cümleyi kurdu " benim çocuğum da 2.5 yaşında kreşe gitti ama sonra üniversiteler de kazandı". Bu şoku atlatamayıp daha ağzımı açmadım tabi. sonra ikinci fena çocuğun annesi araya girdi yumuşatmaya çalışıp bu çocuklar sadece farklı ....
biz neler yapabiliriz dedi. 40 dakaka evde oturtup çiziktirin ve 10 dakka ara verin sonra bi 40 dakka daha ... dedi. Eşyalarını kendi toplasın falan dedi ( oğlum poposundaki kakayı temizleme de dahil her işi kendi yapar ve oyuncaklarını falan toplar. Hergün de kendi giyer giysilerini). Neyse bu şekilde örtmenimizle tanışmış oldum.

Çocuğumla konuştum ve anladım ki ilkokulda anaokulundan farklı olmalıydı ve boyama gibi sıkıcı bir iş yapılması gereksizdi. Bir an önce okuma yazma öğrenilmeliydi. Çiziktirme zaten hep yapmıştı ve ne ilgisi vardı okumayla yazmayla? Öğretmenine bu işlerin sıkıcı olduğunu iletmişti ama örtmen anlamamıştı onun sıkıldığını bu nedenle boyanacak yerlerin üstünü itinayla siyah boyayla karalıyordu ve çiziktirmeleri dışına taşırıp silmiyordu. Evet özellikle yapıyorum çünkü istemiyorum bunlar lazım değil dedi.

Ona bu çiziktirme işlerini yapmadan okuma ve yazma öğrenilemeyeceğini anlattım el yazısındaki şekilleri göstrerek. Boyamanında yazmaya faydalı olacağını falan söyledim. İkna oldu. Sonra  ödevlere baktım abartmıyorum 24 sayfa kıvrıklı çizikler ve saçma sapan bıyamalar vardı. ve hayatbilgisinden başka bi ödev. Dediği gibi üç tane  40 dakka çocuğum oturup ödevleri yapmaktan helak oldu. Ama 16. sayfada çocuğun " keşke kreşe gidiyor olsam" demesiyle kendime geldim. ve bu işe bir son verdim. Çocuğa ceza gibi okul sonrası bukadar ödev yaptırmak okul algısını nasıl etkiler? 

Benim ilkokuldan tek beklentim: Çocuğun eğitim hayatından keyif alıp kendi yolunu bulmasına destek olmasıydı.  Şimdi bu 20 çocukla bi sınıfta çıldırıp gelip bana kusan bu örtmenle  ilişkimiz nasıl olacak? 

Öğretmeni anlamak mümkün: Gelmiş elli-atmış yaşına mecburiyetten ( kreşlerde okuyup da üniversite kazanma becerisini göstermiş kızını okutmak için muhtemel ki) bu 20 çocuklu sınıfta örtmenlik yapıyor 3 kuruşa. İstiyor ki her çocuk mum olsun denileni yapsın. Benim oğlan gibi garabet çocukla mı uğraşacak. Sınıftaki 2 çocuk dışında hepsi süper süper çocuklarmış zira. Onları da bozacakmış bunlar...
İyi de bu durumun acısı benim ufacık pırıl pırıl çocuğumdan ve oğlumun en sevdiği ve benim tanıdığım en yaratıcı çocuktan mı çıkacak?

Evet dünyanın ve memleketin hali fena büssürü çocuk ölürken benim derdime bakınız. Kendi "şımarık" çocuğumun derdindeyim. Aslında derdinde olduğum şey tam da bu halimiz. Mum gibi yapılıp tornadan geçirilmiş aynılaştırılmış , gösterilenden farklı düşünme gibi bir derdi olmayan çocukların büyüdüğü bir yerde memleketin ve dünyanın hali nasıl bundan farklı olabilir ki? 

Neyse düşe yazıyorum işte ben, adım üstümde. Düşmeden ve düşürmeden ayağa kalkıp düşleri öldürmeden hayata devam etmek lazım. Ama nasıl? Deneyeceğim...

   
Not: Benim oğlum örtmenle aramızda geçen konuşmayı duymadı. Ama malesef en sevdiği arkadaşı bir kısmını duymuş, çünkü bu garabet konuşma okulun bahçesinde gerçekleşti. Ve pırlanta gibi zihili yaratıcı çocuk şu an suçluluk duymaktaymış. 
  

  

16 Ağustos 2014 Cumartesi

gündelik-iş/çi

Eve-barka, işe, aşa, çombalağa, bulaşığa, çamaşıra yetişemiyorum dostlar. Kendime yetişmeye çabam bile yok. Bir kendimle kalamadım, yorgun gecelerde yaramı saramadım. Evde yalnızım lakin, ortalık topluyorum. Kapı zırladı. Dokuzda gel dediydim, dokuza bir varken geldi. Otamata bastım, tıpır tıpır çıktı merdivenleri. Ufacık tefecik, içi dolmuş da sesi çıkmayan gündelikçi. "Geç mi kaldım" dedi bana ilkin, kaşık kadar suratı endişeli. "yok tam zamanında geldin" deyiverince gülümsedi de kaşı gözü değişti.

Banyoda giydi çamaşır suyundan alacalanmış iş kıyafetini, başında ak yazmalı.  Ötede beride duran süpürge-kova-çaput-sabunun yerini gösterdim. Bir besmele çekti de koyuldu işe. Ben mutfakta titizleniyorum. İki ara verdik, biri kave, biri aş arası.

İşsiz kocası şimdi güvenlik işindeymiş. Şu an, on ikisindeki kızı, iki buçukluğundaki oğlan kardeşiyle ilgilenirmiş.  Benim oğlanı sordu. Çalışınca ev işi nasıl aksıyor, çoluk çombalak ihmal ediliyor diye konuştuk, ortak bir  meselemiz tabi. Dedim, bileğim ağrıyor, belim boynum fıtıklı da yetişemez oldum. Yüzüme baktı, dedi: beni çağırsan? ekmek param, ihtiyacım var, hem oğlana ufak gelenleri de verirsin.

Telefonu zırladı. Kısık sesle, eğildi de öte odaya  gitti.  Kızıyla konuştu, yumurtasını yağda yap kardeşinin dedi. Sonra oğlanla konuştu, benim oğlana ettiğim laflardan söylendi: bebeğim, afferin benim oğluma ....

İliklerim mi eridi?

Evişine birilerini çağırdığımda içim sıkılır benim. İki arada bir derede kalırım...
Sonra en iyisi der, kendim girişirim. Sonra ...

Ahh ak yazmalı Meryem, buğulu gözlerine kurban olduğum. Kiraz dudaklarından çıkan besmeledir bu dünyada bir tek tertemiz kalan. Söyle MEryem, ne işimiz var bizim bu dünyada?

23 Temmuz 2014 Çarşamba

oolan çocukları

Oğlumla annemlerin yazlığında tatil yapıyoruz. Benim velede mi özel, yoksam yaşı gereği mi bilemiyorum amma yaşıtlarıyla değil kendinden büyüklerle takılıyor. Büyük çucuklar (ilkokul 2 ..3 ve 4) bir şekil aralarına dahil etiler benim bücürü. Neyse başından ayrılmıyorum ve kendimce yeterli bi mesafeden izliyorum.  Veletleri izlerken itiraf ederim ki cinlerim tepeme çıkıyor. Nasıl tavırlar topu topu 8-9 yaşındaki çocuklardaki. Toplumun bi aynası da bu sabiler tabi. Birbirlerine Abi, baba diye hitap ediyorlar. Üniversitedeyken ergenlikten yeni sıyrılmış gençler 90 larda böyle konuşurlardı benim bildiğim. Meğer artık bu jargon 7 yaşa inmiş. Benim velet de uygulamalı öğrenmiş oldu. Hergün bi argo kelime vya da küfürün ne demek olduğunu soruyor bana. Hem de öyle aptal, salak falan değil. Bunca yıl hiç duymadığım, ama duyunca da iğrenç anlamını kavrayabildiğim türde şeyler. Çocuğuna unut bunları desem ? unutmaz. Bende bu kelimeleri kullanmanın insanları nasıl yanlızlaştıracağını anlatıyorum. Bilmiyorum nasıl davranmalı. Çocuğu bu çemberden çıkarmak mı durumu kanıksamak mı daha tehlikeli?

Neyse benim temiz evladımın zihnine yeni ve tiksindiğim kültür giriş yaptı. Ama zihninde kalıcı olacağına ihtimal vermiyorum. Bu nedenle müdahale etmiyorum.

Ağzı bozuk çocukların nineleri ve dedeleriyle tanıştım ve anasını babasını uzaktan izledim. Bu işler çocuğun geleceğini ören aile ve okul oryamında örülüyor diye içimden geçiriyorum. Anladığım küfürbaz çocukların babaları oğullarıyla bu kirli dil eşliğinde ilişki kuruyor. İstisnasız hepsinde her nevi militer oyuncak ve top dışında başka oyun aleti bulunmuyor. Ee çocuktam al haberi...

Bakalım bizim velet bu  tatilden nasıl etkilenecek? artık eve döndüğümüzde parkta garabet kelimeleri ( örnek: yarak sütü- hiç duymamıştım 8 yaşındaki bi çocuk oğluma öğretmiş ) telafuz ederse ben ne halt edip hangi renge girerim?

canımı sıkıyor bu oğlan çocuklarının maruz kaldığı, düzenin taşlarını döşeyen durumlar. mesele bu zincir çocuğa hasar vermeden nasıl kırılacak?

Şu anda zavalı android telefonumdan yazmaya çalışıyorum bu yazıyı. Velet çocuklarla oynuyor ben onu bekliyorum.  bloggerı crome üzerinden açtım ve malesef  sadece büyük ekran düşünülerek yapılmış arayüz. Telefonla yazmak tam işkence. Neyse içimi föktüm ohhh...

9 Temmuz 2014 Çarşamba

özel kurumda öğretmenliğin halleri

Özel kurumda öğretmenlik yapan, atanamamış öğretmenlerin durumlarını, yaşadıkları ve yaşayamadığı şeyleri gidip kendilerinden dinleyin. Benim gibi çocuğunu özel kurumda kreşe-okula gönderen bir veli bilemez bu öğretmenlerin durumunu. Bir sendikaya da gidip danışmayın, çünkü  "büyük" işlerini bir kenara koyup sahipsiz öğretmenle ilgilenmez memleketimin sendikası.

Sen nerden biliyon diye sorarsanız cevabım:
Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden ( bknz: intehar haberleri, inşaatta çalışıp ölenler vs)
Bir de; kardeşim birçok özel kurumda öğretmenlik yapmaya çalışırken aşındı da ordan biliyorum.

Neyse mevzum bir anlık olayı anlatmak. İçimi döküvermek ve de üstümdeki yükü hafifletmek belki?

Oğlumun gittiği kreşteki son günü, haziran ayının da son günleriydi. İş çıkışı  herzamanki gibi kreşin kapısına gittim. Kapıda bekleyen, çocuklarını almaya gelmiş  iki anne vardı. Ben de aralarına karıştım. Merdivenlerden bir öğretmen, elinden nazikçe tuttuğu üç yaşlarında bir çocukla indi. Annelerden birinin yüzü güldü. Çocuk ve öğretmen annenin yanına gitti, çocuk anneye sarıldı. Benim gözüm, gözleri kızarmış öğretmene kaydı. Anne öğretmene teşekkür ederken öğretmen ellerini ovuşturuyordu. Öğertmen "pazartesi gününden itibaren ben olmayacağım" dedi, sonra bir damla titrek gözyaşı indi gözünden. Sonra veliyle öğretmen konuşmaya başladı. Merdivenden başka bir çocuk, başka bir öğretmenle indi, başka bir annenin yanına geldi. Aynı ruh hali vardı bu öğretmende de. Sonra aynı veda çümlelerini kuruldu. Anne ağlamaklı oldu sonra ağlaştılar az kenara çekilip. Bu veli ve bu öğretmenin okulun bahçesinde daha önce ağlaştığını görmüş, dertlerine kulak misafiri olmuştum. Yönetici kılıklı anne ve güzel çocuğu baba tarafından terk edilmişti. Uzun saatler çalışan anne, çocuğun bakıcısına ve kreşteki öğretmene müteşekkir haldeydi. Terk ediliş çocukta kötü etki bırakmıştı. Öğretmen çocuğu bakıcıya teslim edip, anneye çocuğun o günkü durumunu uzun uzun anlatıp değerlendiriyordu. Ufacık bir iyileşmede anne öğretmene sarılıyordu. Bazı günler anneyle karşılıklı ağlaşıyorlardı. Dönem bittiğinde çocuktaki sıkıntılar büyük ölçüde bitmiş, çocuk diğer çocuklarla olması gerektiği gibi ilişkiye geçmiş, çocuktaki asabiyet sönmüştü.

Neyse anladığım kadarıyla yıl sonu bu iki öğretmenin sözleşmeleri yenilenmemiş, onlara  okulun kapısı gösterilmişti. Kardeşim ve arkadaşları geldi aklıma. Sonra diğerleri, çıkış yolu bulamayıp ölümü tercih edenler...

Sonra gelen öğretmen bizimkiydi. Gözleri ışıl ışıldı. Oğlumun elinden tutuyordu. Oğlumu bana teslim etti. Öğretmenimize veda ettik, artık kreşe gelmeyecektik. Onu öptük ve ziyaretinize geleceğiz dedik.






30 Haziran 2014 Pazartesi

Nasıl

din uğursuzluğuna katliam yapanlar bi ufak çocuğu öldürmüşler. Bi kadın çocuğun üstüne kapanmış, dehşetle yavrucağın geri gelmesi için yalvarıyordu.
Sabah tiwitirda fotoğrafı gördüm ve delire yazdım. Nasıl isyan edeceğimi, nasıl ağlayacağımı, nasıl yaşayacağımı, nasıl kendi çocuğuma sarılacağımı, nasıl çocukların gözlerine bakacağımı, dinini sırtlanıp  üstüme çullananlarla nasıl ilişki kuracağımı, ... bilmiyorum. Nasıl?

23 Haziran 2014 Pazartesi

Raflarda

Poşet içinde hayatlar seçip koyuyoruz sepete. Sonra poşeti açtığımızda poşetlemeye başlıyoruz hayatı. Raflardaki hayat değil istediğim dediğimizde AÇ kalırsın HaaaaaA... diye tehdit ediliyoruz. İkna olmadığımızda ise Ceza veririz HaaaaaA... diye tehdit ediliyoruz. Aç kalan da ceza çeken de çok, poşet dışı yaşamlarda.

Poşette bayatlamış, erimiş hayatların yapış yapış korkusu  sarmıştı ortalığı. Sonra gün doğdu.

16 Haziran 2014 Pazartesi

Okul Meselesi

Evet okul bir meseledir memleketimde. Parasız olması gereken eğitimin durumu hepimizin gözleri önünde.
parça pinçik yapılıp çeşitli "yöntemler" deneniyor çocukların üzerinde. Çocukken ben de denek yapılmıştım. Denenen yöntemler, denekleri iyiye değil, daha da yetersize götürmekte.

İstanbul'da ayakta kalabilmek için  çalışmak zorunda olan  (ya da zounda olduğunu düşünen)  iki ebebeyne sahip oğlum.  73 aylık olduğu için artık kreş yada anaokulu değil, ilkokula gidecek. Peki hangi okula gideck? e-devlet tarafından otomatik olarak atandığı okula gitmesine gönlümüz razı olacak mı? Hadi gönlümüz razı oldu diyelim, yarım gün okula gittiğinde evde onu kim nasıl karşılayacak? Veledimizle kim nasıl vakit geçirecek? karmaşası, huylusu, huysuzu bol İstanbul şehrinde?

"Özel okula giden çocuklar züppe oluyor, aman benim evlat züppe olmasın" diyen ben, fingir fingir özel okul aramaya başladım. Bana öğretilmiş kaygılar eşliğinde, dil öğrenir, çocuk daha güvende olur falan diyerekten. Bari özel okula gidecek, fabrikasyon çalışan, eğitim için büssürü para isteyen, öğretmeni dahil çalışanını sömür sömür eden adı büyüklere gitmesin bari dedim. Butiğiz  diyen okullara bakmaya başladım (kız kardeşim yıllarca butik tipi bi okulda sömür sömür süründü). Amma ve lakin müşteri olduğunu damarlarında hissettiğin yere, çocuğunu teslim etmek pek meşakatliymiş. Yok onun bahçesi dar, sınıflar küçük, atatürk-çü, milli ahlakçı- dini bütün, kantin-li-siz, pisikolog-lu-suz ( aman benden uzak dursun pisiko-log ), aman bu veliler pek garabet ( görmemişin cipi üstüme geliyor)  derken...

Gittim kayıt ettirdim. Hem de yıllardır önünden geçip aman bu binada okul mu olurmuş dediğim bi özel okula. Neden? Çünkü:
Eve en yakın, hakkında olumsuz bir yorum duymadım, okulu gezerken öğretmenlerle öğrencilerin ilişkilerini gözlemledim ve olumsuz bişey hissetmedim. Çocuklarını almaya gelmiş velileri sessizce izledim ( gözünden hırs fışkıran, garabet bir ruh haliyle tepeden bakıp da "insanların üstüne ciplerini süren" veli görmedim). Okul çıkışında öğrencilerin nasıl servislere bindiğine/bindirildiğine dikkat kestim ( evlat servis kullanmayacak olsa da), tenefüste çocukların suratlarına baktım ( mutluydular; çocuk gibi). Okuldaki panolara gözgezdirdim. Falan filan...

Bu okulların tanıtım için bastırdıkları broşürler çok fena. İstisnasız hepsi, sanki memleketin çocuklarını  değil de ingiliz çocuklarını okutuyorlar gibi, sapsarı renkli gözlü. Belli, özenle ayıklanmış :) Bilim dersleri için hazırlanan görsele bir mikroskop, bir yuvarlak dünya bir de itinayla gözlüklü çocuk koyuyolar. Spor dersleri için yarışlardan fırlamış gelmiş bir çocuk resmi...

Okulların sloganları ise ayrı ucubeler olabiliyor. Asil bir nesil için - yaratıcılık- deha - proje yöntemiyle dersler- oxford cart curt yöntemiyle dersler- megasından aritmatik- milli değerlerimize uygun - Atatürk ilkelerine uygun - bu liste böyle uzayıp gidiyor...

Peki bizim evlatın gideceği okul broşürü farklı mı ? HAYIR!

Bu sıkışmışlıkta ...

3 Haziran 2014 Salı

Gezi




1 yıl: Garabeti bol memleketimde, kökü kurutulmaya çalışılan ağaçları korumak için  kendini siper eden tertemiz çocukların  katledilmelerinin üzerinden geçen zaman. Zaman, acılarımızı silecekse eğer, O çocukların ruhlarıyla hayatımız yeşerecek. Yeniden, yeniden doğacak her biri ve dünyada iyiliğin hükmü olacak.

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Oku!

ilkokula başlıcak  eylülde evlat. galatasaray ilkokulunun kurası için kayda gittim. birsürü ana- baba-ahbap sırada bekleştik. çok acıdım halimize ve çocuklarımızın haline. düzeltecek, şekle sokacak, omuzlara ağır yükler verecek okul için canla başla uğraşıyoruz, en iyisinden olsun diye. tatmini mümkünsüz yaşamlar örüyoruz. başka seçenek? ya içindesin çemberin ya da dışında yer alacaksın...Dinsiz bir müslüman olarak kiliseye gitim mum yaktım. benim evlat kurrada çıksın diledim, iyi mi?

acımasız ve merhametli

Sabah soluk bir üzüntü ve sessiz isyanla uyandı evlat. dün saçlarını kestirmişti, elbet benim ısrarım nedeniyle. saçlarından utandığını söyledi. aynanın karşısına geçip düzeltti saçlarını . kulaklarım açıkta dedi. "kepçe" kulaklarını gizlemeye çalışan bir anaokulu çocuğunun kulaklarından öpesi geliyor insanın... 
Sonra O'na dedim:
saçların yada herhangi bir yerinden utanmamalı insan. görünüşünden, üstündekinden, konuşmandan utanma. bunlardan dolayı utandığını hissettiğinde, unut utanmayı ve başka şeyler düşünmeye çalış. hayatta utanılması gerekli şeyler var ama.
sonra nelerden utanmak gerek onları konuştuk. sana sarılmaya çalışan arkadaşını ittiğinde utanmalı insan diye başladım ben söze. sonra evlat büssürü örneği kendi verdi. "arkadaşımızla dalga geçip onu üzersek utanmalıyız" dedi enson. 
arkadaşlarının oğlumu üzdüğünü o an anladım. çocuklar çok acımasız ve çok merhametli tıpkı içinde şekillendikleri dünya gibi. ne gördülerse onu yansıtıyorlar.

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Anneler Günü mü?

Kutsal diye adı konan herşi dağıtmak istiyorum! Anneleri kutsayan içi boş sözler midemi bulandıryor. Kutsal olan herşeyin hayatta yeri aynı : gibi hertür pisliğin, sömürünün üzeri kutsallarla örtülüyor.

Kapitalizm midir nedir varya! işte o mu bunun sorumlusu? Herşeyi herşeyi bi gözümüze sokan,  içi boş coşku malzemesi haline getirip kırmızı kurdelalı pakette hediye diye sundurtan? Steril steril ortamlarda pışpışladığımız üç-beş yaşındaki  evlatlarımıza türlü hediyeler aldırtan. Şimdi anasına alsıın, sonra sevgilisine, sonra doomgünüsünde eşine dostuna alsın hediyeleri. Kendine de alsın türlü türlü dekor malzemeleri. Sonra  türlü mekanlarda çektirsin de fotoğraf, koysun! feysbuka, instagrama artık "allah" o an ne ortam verdiyse.

Ayile olalım da tüketelim tüketelim eşyaları, içi dolu herşeyi. Sonra bomboş kalsın hayatımız. Bunalıp da pisikologlara gidelim. Hasta olacağımız, müşkül düşeceğimiz zamanların olma ihtimali var diye bağlı kalalım göbeğimizden bizi-düzene.

Anneler günü dipsiz kuyu benim için.

Dertlerimiz var elbet, amma  annem gülümsüyor, ben gülümsüyorum. Veledim de  gülümsüyor. O'nun gülümsemesini istiyorum. Gökyüzüne bakmasını, denizlere dalmasını.  kırlarda koşmasını, yorgunluktan nefesi kesilince toprağa yığılmasını sonra yuvarlanmasını, bir ele uzanmasını... bir canlıyı kucaklayıp da  kucaklanmazsını istiyorum.
Dükkanlara, ödenmesi gereken faturalarla hayatını sıkıştırıp kala kalmasın istiyorum.  Bu nedenle ben de hayatımı sıkıştırmayacağım, amma nasıl yapabileceğim?



not1: anarşik görüntülü, dövmeli motorlu, hızmalı ebebeynlerin kutlama serüvenleri de ayrı bayık oluyor. Gördükçe ...ammaaaanın!  ay kışt kıştttt.....

not2: hediye olarak amsterdam bileti, cinsel zevkverici oyuncak öneren feministlerin söylemi, memleketimdeki canı burnunda kadınlar için  bir şey ifade ediyormudur? Peki feministlerin anneler günü önerileri  mor mu olmuş? Bence olmamış, asabımı bozdu.

not3: Bu anneler gününde çocukları katledilmiş tüm annelerin acıları hayatımızın ortayerinde duruyorken çocuğumla fotorof çektirip aman pek mesuduz, hediyem de ahanda bu çiçek denilmesi beni kudurtuyor.

6 Nisan 2014 Pazar

change: hayal kırıklığı olarak

Ayy balkondaki çiçeklerin topraklarını değiştirdim bugün. Kasımpatılar çok böcek tutuyor. Kasımpatıları attım. Kasıma kadar açacak çiçekleri bekleyemedim ayol!. Attım. Yok ettim, öldürdüm kasımpatıları. Yeni toprak aldım. Sardunyaları çoğalttım, bakalım tutacak mı?. Maydonozlarım, nanelerim bir gürleşmiş. Toprağına toprak ekledim. Suladım. Camları da silsim, mis gibi.

Ay amanın değişim!!!! Change!!!! Aklıma Obama gelmesin mi? %/&(/)==??*&/&'!^+

Değişim de içeriği ne?

Günümüzde herşey: bu emperyalizm mi, kapitalizm mi nedir günümüz?  İşte o günümüz ! her bişeyler kullanılıyor kardeşler. Organikler, dağa gitmeler, bisiklet binmekler, pilatesler, huzur verenler falan filan... Evimi yoksam fengi şuiyle mi eylesem?
Pis pis Ooooba-ma! çek çek ellerini gözlerini balkonumdan.

Bir nefes sıhhhat gibi Amin

DEĞİŞ TONTON!

5 Nisan 2014 Cumartesi

oyuncak meselesi

Efendim çocuğunu olunca  oynayacağı oyuncak bile  size dert olabiliyor. Barbi bebekler ve muadilleri nedeniyle iyiki kızım yok derken birden silahlar, kılıçlar giriverdi hayatıma. Aman edendim antimilitarizm falan derken oyuncakçıda silah seçerken buluvermişsiniz kendinizi. Oğlum lego olalım, pazıl alalım  bir süre sonra işlevsiz ve can sıkıcı cümleler olarak kalıyor. Tamam ama bu nerfi ( çocuklar için silah efendim. Süngerden bi mermisi var, arkadaşının kafası dahil heryere nişan alabilsin çocuk diye). sadece evde babanla oyna ama derken oyuncakçının kasasında buluveriyorsunuz kendinizi. Siz koruyamıyorsunuz çocuğu bu istismardan. Etraftan görüyor. Gittiği kreşten, parktaki diğer çocuklardan. Sonra ya korusam çocuğa kötülük mü yaparım derken parçası oluveriyorsunuz çemberin.
Neyse dün veledin oyuncak alma  hakkının ( yılda 2 kere falan böyle hakkı var. Takvim yapıyor,  alacağı günü bekliyor.  Bi de para biriktiriyor) olduğu gün geldi. Veledin elinde  parası, oyuncakçıya gittik. Günlerce legoların teknikleri de pek giüzel diye ettiğim propagandalar işe yaramadı. Her çocuğun bir kere görüp müptelası olduğu deli saçması oyuncak ÇÖPs ün ( aslı Trashies bildiğin pislik-çöp yani. Yumşak plastikten kokuşmuş ve pis imajı verilmiş çöpler) kamyonlu-vinçlisi çıkmış. Yapıştı o tam 89 TL lik ( bir raf oyuncak insanların maaşı ediyor) dünyanın en saçma oyuncağına. Ben hayır dedikçe eridi üzüldü falan. En son babası bana usulune uygun müdahale etti. Çıktım dükkandan. Oğlum mutlu mesut elinde bi kutu Çöp seti. Eve geldik 89 tl lik paketten çıkanı anlatmayayım.

Bu oyuncakları tasarlayan insanlar sistemin başarılı tasarımcıları dahileri demi şimdi. Biz de öyle başarısız başarısız kös kös işe giden, bu süper dahilere mal gibi bakan. Valla bravo bütün dünyaya bok pazarlıyolar. Çocuk istismarı nerde başlıyor, nerde nasıl bitecek  bilemiyorum ben.


31 Mart 2014 Pazartesi

Seçim

Dün seçim oldu üç-kağıdın, kanın, gözyaşının kol gezdiği memleketimde. Sarı renginden hiç bunca rahatsızlık duymamış, nedeni çok korkular yaşamamıştım.  Korkuyorum ben bu memleketten; biliyorum ki benim ve sevdiklerimin kolayca yok edilme ihtimali var. Örümcek ağının içindeyim ve  üstüme yapışan ağlardan kurtulmaya çalışıyor gibiyim. Debelendikçe daha da sarıyor etrafımı ağ. Durup, ne yapılması gerektiğine kafa yormayıp debelenmeye devam edersem,  örümcek gelip beni sindirecek.


Oğlum bebekken düştüğünde dedesi "sen benim torunumu niye düşürdün" diyerek yere vururdu. Oğlum ağlamayı keser ve keyifle yeri vurmaya/dövmeye başlardı. Bu yapılan iyi niyetli hareket, çocuğun bilinç altına yerleşip, sonraki hayatında tüm yanlışların nedenlerini dışsallaştırmasına sebep olduğunu öğrendiğim. Bi daha yapmadık.
Hayatındaki olumsuzlukları kendi dışında arayan insan, başı her derde düştüğünde sorumlu-günah keçisi arar, gerçeklikten kopar. Bu nedenle olumsuzlukları olumluya çevirebilecek yöntemler geliştiremez.
Seçimlerin sonucunda memleketin sapsarı boyanmasının nedenlerinin farkına varıp bunlar üzerine ciddi kafalar yorulmazsa daracık alanlara sıkıştırılıp nefes alamaz hale geleceğiz.
Yoksa günah keçileri hep aynı.

Ben de düşünce yere vuran birisi olarak bu günah keçilerine sığınmıyor değilim. Ama bi işe yaramıyo.

17 Mart 2014 Pazartesi

Memleket

Yol-su-elektrik olsun diye ödediğimiz vergilerimizle 20 yılda 350 den fazla çocuk öldürdü devletimiz. Ödediğimiz vergiler parçaladı çocuk bedenleri. Başkasının çocuğu katledilmişse eğer, tüm çocukların katledilme olasılığı var. Çocuğumun neşeli haline tanık olup, nasıl  tuhaf duygular zihnimde dolaşıyor anlatamam:

Biriciğimin büyüdüğüne tanıklık etmek, kokusunu, sesini...hissetmenin verdiği mutluluk tarifsiz bi duygu. Öte yanda O'nu kaybedebilme olasılığının sürekli yanımızda dolaşması...
Çocuğu öldürülmüş insanların acılarını tahayyül ederken dahi delirme derecesine geliyorum. Evladını toprağa gömüp devletin zulmüyle başetmeye çalışan insanlar varken,  mutluluğu yaşamaya utanıyorum. Başkasının acı çektiği bir dünyada, mutluluk doyasıya yaşanabilir mi?

Herkesin kolayca "öteki"leştirildiği bu memlekette insan çok umutsuzluğa kapılıyorum. Ama umut işte, sürekli yeşeriyor. Bugünlerde umut,  Berkin- Muratcan ve Tunceli'de gazdan ölen polisin babalarının sözlerinden fışkırıyor.




24 Şubat 2014 Pazartesi

Müşteri olma halleri

Oğlumun gittiği anaokulunda veli toplantısına gittim. Öğretmenler şık, anaokulu şık. Bu parlak mekanda, pasaklı halimden utandım. Görüşme iyi geçti, öğretmeni oğlumla ilgili gözlemerini aktardı falan. Haftaya psikokokla görüşcem işşallah. Anaokulu ilkokul da açtı. Her veli görüşmesinde, anaokulundan çıkan çocukları ilkokul sıralarına kışkışlama derdinde bunlar diye aklımdan geçirirdim. Nedense bu sefer aklımdan bu şekil bir düşünce geçirmedim.  Toplantı bitti, yürüdüm sokakta. Sonra markete girdim, ekmek gaste falan aldım. Markette türlü ürünün promasyoncusu seslendi, " buyrun, deneyin, tadın, indirim var" falan diye. İçim sıkıldı attım kendimi dışarı. Elinde broşürler olan bi kadın yanaştı, "anaokuluna giden çocuğunuz var mı? " diye sordu.  İçimden cevap vermek gelmedi, ağzımı açamadım, kadına gülümseyip hızlı adımlarla uzaklaştım. Bir süre yürüdükten sonra durdum. Geriye baktım, insanlar alışveriş torbalarıyla yürüyorlardı. Elimde poşetler, kafamda türlü türlü baloncuk, durdum öylece bir süre, sonra yoluma devam edip eve geldim.

Hayatın her alanında müşteri olmak zorunda kalmak çok asap bozucu. Gıdanı alırken, çocuğunu büyütürken, nefes alırken bile birşeyler pazarlanmaya çalışıyor bizlere. Yaşamlar sunuluyor cennet misali hapishanelerde( yada hapishane misali cennetlerde).

Henüz karnındaki çocuk, müşteri olarak var oluyor hayatta. Karşı koyamıyorsun. Doğuracağın hastaneyi, doktoru, giysisi, maması, bezi seçiyorsun. Parabensiz kokusuz, organik, anti-bakteriyel diye başlıyor, çok dilli, yurt dışında eğitim imkanlı devam ediyor. Simdilik ben bukadarını gördüm.

Biraz önce oğlumun eğitimiyle ilgili görüşmek isteyen bir özel okul aradı. Büssürü bişi anlattı karşımdaki kızcağız. Kimbilir nasıl bi hayatı yaşıyor  beni büyülemeye çalışırken? İçim sıkıldı halimize. Dedim ki " bizim çocuğumuzu özel okulda okutacak imkanımız yok. Bu nedenle  okulun tanıtımı hem benim, hem sizin için vakit kaybı olur". Teşekkür etti kız, ben bilgilerinizi bu şekilde güncellyorum dedi. Bir daha aramazlar heralde.

Geçen sene BBOM diye bir organizasyonun tanıtım toplantısına dahil olmuştum. Müşteri olma hali beni en çok orada acıttı. Benim gibi bakan insanlar başka birşey yapmaya çalışırlarken sistemin argumanlarını kullanıp...
Neyse, işte...

Kendi kendine bir çıkış yok. Hayatı yeniden tasarlamak gerek...


16 Şubat 2014 Pazar

Resmetme hevesi

Güzel bi apartman dairesinde oturuyoruz. Kapıcının kızı, oglumdan tam bir yaş büyük: çok akıllı, kendini iyi ifade eden bi çocuk. İlkokula başladı bu sene. Bana yenge derdi, bir süredir abla diyor. Geçen sene O'na resim defterleri,  boya kalemleri, sulu boya, okuma kitabı vs hediye etmiştim. Bugün oğlumla oynamak için bize geldi.

" Abla suluboya resim yapmak istiyorum, annem benim boyalarımı  çok kullandığım için çöpe attı. Ama hala çok kağıdım var. Evden kağıt getirip burda suluboya yapabilir miyim" dedi. Eridim bu lafları duyunca. Benim ebebeynlerim de istemezdi resim yapmamı, topla oynamamı, .., elbet muaffak olmam, aklı başında normal bi meslek sahibi olmam için. Sonra....

Eskiden taşralı bile azimle iyi okulları kazanabilir, oralarda kıt kanaat de olsa okuyabilirdi. Ben de bir taşralı olarak mühendis oldum, iyi bi okuldan mühendis çıktım ben*. Kusa kusa mühendis olarak çalıştım onbeş sene**. Şimdilerde gönlüm istediği ölçüde çalışıyorum.  Peki ya şimdi, taşralı ya da ekonomik dengesizliğin giderek arttığı ülkemizde dipte duranlar, hayat onlara hangi yüzünü gösterecek? Bizim kapıcının güzel kızı, resim yapması yasaklı?...

Bu toplumun çocukları nasıl bir değirmende eleniyor? Posası çıkmış insanımız nasıl hayata bakıyor? İşte! beton binalarla örüyoruz anayurdu dört baştan. Çöktüğünde betonlar nasıl hayatta kalacağız?


** Aslında ülkemizde mühendislik çok azımızın yapabildiği bir meslek kanımca. Çoğumuz ıvır zıvır işlerle uğraşmaktan kuruyup gidiyoruz. Ben de kurudum. Emeğime yabancılaştım. Anlamsızlıkta bit saydım. Hayata tutunmak için yaptığım resimleri  gizli gizli  boyamaya çalışıyorum şu aralar. Boyamak yetmediğinde depar atıyorum boşlukta. Belki  gerçekten mühendislik yapmayadır hevesim, bilemiyorum? İçimde kocaman bi boşluk var.



14 Şubat 2014 Cuma

Sevmek sünnettendir.

Bugün sevgililer günü. Hiç seven, aşık olabilen birileri var mı etrafınızda? ya siz? sevebiliyor musunuz herhangi bir şeyi?  Benim kafam çok karışık. 

Oğlum 5 yaşına girmek üzereyken kısa bir süre pipisiyle oynadı, ayıptır demedim hiç. Bir süre sonra kendiliğinden kapadı bu defteri. Neyse, içimi dökeceğim mesele oğlumun pskoloğik-fizyolojik gelişimi ile ilgili değil. 

Yaz tatilinde, dedesi ve annanesiyle keyiften dörtköşe bizim oğlan. Pipisiylede oynuyor o ara. Babam bana bakarak dedi ki: " Sünnet yaptırıverelim buna". Şok oldum. Babam! biricik torununa karşı sevgi dolu bir adam! Minnacık pipisini oynamakta olan minnacık torununun pipisini kestirecek, oynamasın diye. Hiçbir şey demedim babama ama nasıl baktıysam çümlesini daha bitiremeden konuyu değiştirdi, gözlerini yere çevirdi. Bir daha da sünnet lafını etmedi, umarım daha da etmez.

Ben yaşlarda doktor  bir komşu doğurdu, iki aylıktı oğlu. Plajda çoluk çocuk muhabbeti ediyoruz. Bizim oğlan pipisiyle oynuyor tabi. Doktor komşu "sünnet yaptırdınız mı?" diye sordu. Kendisi tatil bitişi yaptırtmak istiyormuş. Yaptırmadığımızı söyleyince nezaman yaptıracağımızı sordu. Yaptırmayacağız dedim. Komşu bana nasıl baktıysa, açıklama ihtiyacı duydum. "Yani kendi isterse" falan diye gevelemeye başladım. Sonra daha da acayip bakmıştı demek, işin biyolojik-psikolojik zararlarına, Amerikan pediatri kurumunun sünnete ilişkin değerlendirmelerine falan girmeye çalıştım ( komşu doktor ya). Sonra boğulacak gibi oldum. Neyse oğlum yanıma geldi ve konu kapandı.

Bu toplum çocuklarına ne yapıyor? Bedenini keşfetmeye çalışan çocuğun pipisini kesiyor. Yok efendim caizi buymuş, çok hijyenikmiş, sağlıklısı buymuş diye uydura uydura hem de. Bunlara ikna olmadığınızda ise çocuğunu dışlarız bak diye parmak sallıyor.

"edep yerleri" yasaklı kocaman bir güruh insan, sizce sevgiyi, aşkı bilebilir mi? İnsanlar ötekini kendini sevemeden sevebilir mi?

27 Ocak 2014 Pazartesi

Çocuklar sinemada

Günlerden cumartesi ve ben ilk defa beş buçuk yaşındaki oğlumu sinemaya götürüyorum. Karanlık, renkli ve havalı ışıkların olduğu,  bitet gişesinde ve büfesinde uzun kuyruklarının olduğu, çok salonlu bir alış veriş merkezi sineması buras ve ben ve oğlum heyecanlıyız.  Oğlum iki filmden birini seçiyor ve  tam 40 TL ödeme yapıp, 3D gözlüklerimizi alıp giriyoruz sinemaya. Filmin saatini belkedikten sonra  giriyoruz salona. Boş tek bir koltuk bile yok salonda. Dışarıda bazı çocuklar, gişeden bilet alamadıkları için ağlıyorlar. Aileler üzgün, keşke daha erken davranıp alabilseydik biletleri gibi şeyler söylüyorlar. Koca şehirde çocuklar için yapılabileceklerin sınırlı olmasına söyleniyorum içimden. Bir sinemaya gitmek için saatlerce trafikte sıkışıp kalmak, sonra iki kişi yemek için en az 40, film için 40 lira harcamak gerekiyor bu şehirde. Eve dönüşünüz de muhteşem oluyor trafikte, çocuğunuz haklı olarak sabırsızlanıyor, tuvaleti geliyor vs. Neyse filme döneyim:

Ama filmi göremiyoruz  uzunca bir süre. Reklam bombardımanına tutuluyoruz. kırk lira filme bayıldığımız yetmiyor gibi, zorunlu reklam izliyoruz. Çocuklar bağrışıyor; bundan istiyorum vs diye. Okul reklamlarından, araba reklamlarına, çikolatadan banka reklamlarına. Reklamın birinde bankanın verdiği krediyle yapılacak nefis tatiller anlatılıyor. Reklamın sonunda TC kimlik numaranı yolla tatile git falan diyor. Oğlum kulağıma fısıldıyor "Anne, senin TC kimlik numaran var mı? " Var diyorum, bu ülkede yaşayan  herkesin var. "YAŞASINNN!" diye bağırıyor, salon inliyor.

Bir yanımızda iki çocuklu bir aile var. Anne iki kova  patlamış mısır ve kutu kola getirip çocuklarına veriyor. Çocuğun birisi arada mısırları havaya fırlatıyor. Diğeri ağzında çiğnediği mısırları havaya tükürüyor. Öbür yanımızdaki çocukta fanta ve mısır var. Çocuklar en fazla sekiz yaşında. Bu çocuklara ne yapılıyor?

Oğlum 3D gözlüğünü takacağı anı sabırsızlıkla bekliyor, sonunda gözlükleri takın deniyor. Neyse, film sonunda başlıyor, filme dönebiliriz:

Film şahane; bütün ABD yapımı animasyon filmleri gibi insanı çok etkileyen görsel bir şölenin içine düşüveriyorsunuz. Gerçek dünya oldukça yavan kalıyor bu şöleni izleken. Filmde elbet bir süper ama süper kahraman var. Kahraman bir hata yapıyor ama o bir süper kahraman!, "dostlarının" ufak bir kaktırmasıyla dünyayı kurtarıyor falan filan. Her filmde olduğu gibi standart bir  kötü var; hem de çok kötü!. Şimşek mc queen, turbo, örümcek adam vs hikayeleri ( oğlum bunları izlediğinden örneklerim bunlarla sınırlı) hikayenin çatısı aynı. Müthiş heyecanlı, görseli insanı delirten cinsten, süper-süüüüper.

Bir çocuk bu gibi filmleri izlediğinde ne hisseder?
Gerçek dünya yavanlaşır,  SÜPER kahraman olmaya öykünür. Sonra? olamaz elbet. Bu rengarenk, etkileyici filmleri izleyen çocuk, başka filmlerden zevk alırmı? kendi düşlerine geri dönebilir mi?
Neyse bu düşünceler eşliğinde sinemadan en arka sırada olduğumuz için en son çıkıyoruz. Terkedilmiş salon korkunç görünüyor; yerlerde mısır, mısır kovası, kola kutuları, bisküvi-çikolata kağıtları vs.

Bunca ebeveyn bu sinema salonunda çocuklarımıza ne yapıyoruz?